Demir Kapi from İstanbul İstanbul

Written in Turkish by Burhan Sönmez

Add

Öğrenci Demirtay Anlatıyor

“Aslında uzun hikâye, ama ben kısa anlatacağım,” dedim. “İstanbul’a öyle kar yağdığı görülmemişti. Karaköy’deki Sen Jorj Hastanesi’nden gece yarısı ayrılan iki rahibe kötü haberi iletmek üzere Sen Antuan Kilisesi’ne doğru giderken, saçak altları kuş ölüleriyle doluydu. Nisan ayında erguvan çiçekleri buzdan, sokak köpekleri kılıç gibi esen rüzgârdan kırılıyordu. Sen hiç nisanda kar yağdığını gördün mü Doktor? Aslında uzun hikâye, ama ben kısa anlatacağım. Tipide zorlukla yürüyen rahibelerden biri genç, öbürü yaşlıydı. Galata Kulesi’ne yaklaşırlarken, genç rahibe diğerine, yokuşun başından beri adamın biri bizi izliyor, dedi. Yaşlı rahibe, fırtınada ve karanlıkta onları izleyen bir adamın tek amacı olabileceğini söyledi.”

Uzaktan demir kapının sesini duyunca anlatmayı bıraktım ve Doktor’a baktım.

Hücremiz soğuktu. Ben Doktor’a hikâye anlatırken, Berber Kamo kıvrılmış, çıplak betonda yatıyordu. Örtümüz yoktu, yavru köpekler gibi birbirimize sokularak ısınıyorduk. Zaman günlerdir aynı noktada döndüğünden, gece nin ne yanda sabahın ne yanda aktığını seçemiyorduk. Acıyı biliyor, işkenceye götürülürken kalbimize dolan dehşetiyse her gün yeniden yaşıyorduk. Acıya hazırlandığımız o kısa boşlukta insan ile hayvan, akıllı ile deli, melek ile şeytan aynıydı. Demir kapının sesi koridorda yayılırken, Berber Kamo doğruldu. “Beni almaya geliyorlar,” dedi.

Kalkıp hücre kapısına gittim, baş hizasındaki küçük mazgaldan dışarı baktım. Demir kapı tarafından gelenleri görmeye çalışırken, yüzüm koridor lambasının ışığında aydınlandı. Kimse görünmüyordu, herhalde girişte bekliyorlardı. Işıkta kamaşan gözlerimi kıstım. Karşı hücreye göz attım, bugün oraya yaralı bir hayvan gibi atılan genç kızın yaşayıp yaşamadığını düşündüm.

Koridordaki sesler azalırken geri oturdum, ayaklarımı Doktor ile Berber Kamo’nun ayaklarının üstüne koydum. Isınmak için çıplak ayaklarımızı daha iyi birleştirdik, sıcak soluklarımızı birbirimizin yüzüne yaklaştırdık. Beklemeyi bilmek de sanattı, konuşmaya gerek duymadan, duvarların ötesinden gelen belli belirsiz tıkırtılara kulak verdik.

Doktor hücreye iki hafta önce konmuş, ben ertesi gün kan içinde yanına atılınca, yaralarımı temizlemekle kalmayıp, ceketini de üzerime örtmüştü. Her gün ayrı sorgu timleri tarafından gözlerimiz bağlı alınıyor, saatler sonra yarı baygın halde geri getiriliyorduk. Berber Kamo ise üç gündür bekliyordu. Ne sorguya götürülmüş içeri düştüğünden beri, ne de adı anılmıştı.

Önceleri küçük görünen, eni bir, boyu iki metrelik hücreye alışmıştık. Yer ve duvarlar beton, kapı gri demirdendi. İçerisi boştu. Yerde oturuyor, bacaklarımız uyuştuğunda kalkıp daire çizerek yürüyorduk. Bazen uzaktan gelen bir çığlıkla başımızı kaldırınca, koridordan sızan loş ışıkta birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Zamanımız, uyuyarak veya konuşarak geçiyordu. Fazlasıyla üşüyor, her geçen gün zayıflıyorduk.

Demir kapının paslı sesini duyduk yine. Sorgucular, hücrelerden kimseyi almadan geri gidiyorlardı. Kulağımızı dışarı verip, emin olmak için bekledik. Demir kapının kapanmasıyla sesler kesildi, koridor ıssız kaldı. Derin derin soluyan Berber Kamo, “Beni almadı kahpe dölleri, kimseyi almadan gittiler,” dedi. Başını kaldırıp karanlık tavana baktı, sonra kıvrılıp yere uzandı.

Doktor hikâyeye devam etmemi söyledi.

Ben, “İki rahibe kar altında…” diye söze girerken, Berber Kamo aniden dönüp kolumu kavradı. “Çocuk, şu hikâyeyi değiştirip doğru dürüst bir şey anlatsan olmaz mı?” dedi. “İçerisi zaten buz gibi, anasını satayım, betonda donduğumuz yetmiyor, üstüne bir de karlı, fırtınalı hikâyeler anlatıyorsun.”

Kamo dost mu, düşman mı sanıyordu bizi? Üç gündür uykuda sayıkladığını söylediğimiz için mi öfkeleniyor, bize aşağılayarak bakıyordu? Bir kez gözleri bağlanıp götürülse, eti lime lime edilip askıda çarmıha gerilse, bize güvenmeyi öğrenebilirdi. Şimdilik sözlerimize ve ezik bedenlerimize tahammül etmekle yetiniyordu. Doktor yavaşça omzundan tuttu, “Güzel uyu Kamo,” diyerek onu geri yatırdı.

“İstanbul’da öyle sıcak gün görülmemişti,” diye anlatmaya başladım. “Aslında uzun hikâye, ama ben kısa anlatacağım. Karaköy’deki Sen Jorj Hastanesi’nden gece yarısı ayrılan iki rahibe mutlu haberi iletmek üzere Sen Antuan Kilisesi’ne doğru giderken, saçaklara dizili kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Kış ortasında neredeyse erguvanlar çiçek açacak, sokak köpekleri sıcaktan buharlaşıp eriyecekti. Sen hiç zemheride ortalığın çöl gibi ısındığını gördün mü Doktor? O sıcakta zorlukla yürüyen rahibelerden biri genç, öteki yaşlıydı. Galata Kulesi’ne doğru çıkarlarken, genç rahibe diğerine, yokuşun başından beri adamın biri peşimizden geliyor, dedi. Yaşlı rahibe, tenha sokakta ve karanlıkta onları izleyen bir adamın tek amacı olabileceğini söyledi: Tecavüz. Yokuşu telaşla tırmandılar. Etrafta kimse yoktu, insanlar bu ani sıcak günde Galata Köprüsü’ne akmış, Haliç kıyısına inmiş, şimdi gece yarısında sokakları tenha bırakmışlardı. Genç rahibe, adam yaklaşıyor, biz tepeye varmadan yetişecek, dedi. Öyleyse koşalım, dedi yaşlı rahibe. Uzun etekleri ve kalın giysileriyle, tabelacıların, plakçıların ve kitapçıların önünden geçtiler. Bütün dükkânlar kapalıydı. Genç rahibe geriye bakıp, adam da koşuyor, dedi. Şimdiden soluk soluğa kalmışlardı, terleri sırtlarına akıyordu. Yaşlı rahibe, adam bizi yakalamadan ikiye ayrılalım, dedi, en azından birimiz kurtuluruz. Onları neyin beklediğini bilmeden ayrı sokaklara daldılar. Genç rahibe sağa doğru koşarken, artık geriye bakmaması gerektiğini düşündü. Kutsal Kitap’ta anlatılan hikâyeyi anımsadı, uzaktan dönüp kente son kez bakanların gazabına uğramamak için gözünü dar sokaklara dikti, karanlıkta sürekli yön değiştirerek koştu. Lanetli bir gün olduğunu söyleyenler haklıydı. Kış ortasındaki aşırı sıcağı felaket işareti sayan medyumlar televizyonda konuşmuş, mahallenin delileri bütün gün teneke çalmıştı. Genç rahibe bir süre sonra kendi ayak sesinden başka ses duymadığını fark edince bir köşe başında yavaşladı. Bilmediği bir sokakta sırtını duvara verip etrafa bakarken, kaybolduğunu anladı. Ortalıkta in cin top oynuyordu. Ayaklarının dibinde dolanan bir köpeği yanına alarak, duvar diplerinden usul usul yürüdü. Aslında uzun hikâye, ama ben kısa anlatıyorum. Genç rahibe sonunda Sen Antuan Kilisesi’ne vardığında, diğer rahibenin gelmediğini öğrendi. Başından geçenleri hızla anlattı, ortalığı telaşa verdi. Birkaç kişi yaşlı rahibeyi aramaya çıkacakken, dış kapı açıldı ve yaşlı rahibe saçı başı dağınık halde içeri daldı. Bir tabureye çöktü, biraz soluklandı, iki tas su içti. Genç rahibe sabırsızlıkla, neler oldu anlat, dedi. Yaşlı rahibe, sürekli farklı sokaklara daldım ama adamı atlatamadım, dedi, sonunda ya kalanacağımı anladım. Ne yaptın peki, dedi genç rahibe. Bir köşe başında durdum, ben durunca adam da durdu. Sonra? Ben eteğimi kaldırdım. Sonra? Adam da donunu indirdi. Ee? Tekrar koşmaya başladım. Sonra ne oldu? Ne olacak, eteği kalkık kadın, donu inmiş erkekten daha hızlı koşar.”

Published January 12, 2018
Excerpted from İstanbul İstanbul, İletişim Yayıncılık, Istanbul 2015

© 2015 İletişim Yayıncılık A. Ş.
BASKI 2015, İstanbul

The Iron Gate from Istanbul Istanbul

Written in Turkish by Burhan Sönmez


Translated into English by Ümit Hussein

First Day – Told by the Student Demirtay

“It’s actually a long story but I’ll be brief,” I said. “No one had ever seen so much snow in Istanbul. When the two nuns left Saint George’s Hospital in Karaköy in the dead of night to go to the Church of Saint Anthony of Padua to break the bad news, there were scores of dead birds under the eaves. That April, ice cracked the Judas tree flowers, while the razor-sharp wind bit the stray dogs. Have you ever known it to snow in April, Doctor? It’s actually a long story but I’ll be brief. One of the nuns sliding and stumbling in the blizzard was young, the other old. When they had almost reached the Galata Tower the young nun said to her companion, a man has been following us all the way up the hill. The older nun said there could only be one reason why a man would follow them in a storm in the pitch darkness.”

When I heard the sound of the iron gate in the distance I stopped telling my story and looked at the Doctor.

It was cold in our cell. While I was telling the Doctor my story, Kamo the Barber lay curled on the bare concrete floor. We had no covers, we warmed ourselves by huddling together, like puppies. Because time had stood still for several days we had no idea if it was day or night. We knew what pain was, every day we relived the horror that clamped our hearts as we were led away to be tortured. In that short interval where we braced ourselves for pain, humans and animals, the sane and the mad, angels and demons were all the same. As the grating of the iron gate echoed through the corridor, Kamo the Barber sat up. “They’re coming for me,” he said.

I got up, went to the cell door and peered through the small grille. As I tried to make out who was coming from the direction of the iron gate, my face was illuminated by the light in the corridor. I couldn’t see anyone, they were probably waiting at the entrance. The light dazzled me and I blinked. I glanced at the cell opposite, wondering whether the young girl they had shoved in there today like a wounded animal was dead or alive.

When the sounds in the corridor grew faint I sat down again and placed my feet on top of the Doctor’s and Kamo the Barber’s. We pressed our bare feet closer together for warmth, and kept our hot breath near one another’s faces. Waiting too was an art. We listened wordlessly to the muffled clinking and rattling from the other side of the wall.

The Doctor had been in the cell for two weeks when they threw me in with him. I was a mess of blood. When I came to the next day, I saw he hadn’t stopped at cleaning my wounds, he had covered me with his jacket as well. Every day, different interrogation teams marched us away blindfolded and brought us back hours later, semiconscious. But Kamo the Barber had been waiting for three days. Since he had been inside they had neither taken him away for interrogation nor mentioned his name.

At first the cell, measuring one by two meters, had seemed small, but we had grown used to it. The floor and the walls were concrete, the door was of gray iron. It was bare inside. We sat on the floor. When our legs grew numb we stood up and paced around the cell. Sometimes when we raised our heads at the sound of a scream in the distance we examined one another’s faces in the dim light that filtered in from the corridor. We passed the time sleeping or talking. We were permanently cold and growing thinner by the day.

Again we heard the rusty grating of the iron gate. The interrogators were leaving without taking anyone. We listened, waiting, to be certain. The sounds died out when the door closed, leaving the corridor deserted. “The motherfuckers didn’t take me, they left without taking anyone,” said Kamo the Barber between deep breaths. Raising his head, he gazed at the dark ceiling, then curled up and lay down on the floor.

The Doctor told me to go on with my story.

Just as I was launching into my tale with, “The two nuns, in the thick of the snow . . . ,” Kamo the Barber suddenly gripped my arm. “Listen kid, can’t you change that story and tell us something decent? It’s fucking frigid in here as it is, isn’t it bad enough freezing on this concrete, without having to tell stories of snow and blizzards as well?”

Did Kamo see us as his friends or his enemies? Was he angry because we told him he had been ranting in his sleep for the past three days? Is that why he glared at us with such contempt? If they took him away blindfolded and ripped his flesh to ribbons, if they hanged him for hours with his arms outstretched, he might learn to trust us. For now he had to make do with tolerating our words and our beaten bodies. The Doctor held his shoulder gently. “Sleep well, Kamo,” he said, coaxing him to lie down again.

“No one had ever seen such heat in Istanbul,” I started again. “It’s actually a long story but I’ll be brief. When the two nuns came out of Saint George’s Hospital in Karaköy in the dead of night to go to the Church of Saint Anthony of Padua to break the good news, there were scores of birds chirping happily under the eaves. The buds on the Judas trees were about to burst into bloom in the middle of winter, the stray dogs to melt and evaporate in the heat. Have you ever known it to be as scorching as the desert in the dead of winter, Doctor? It’s actually a long story but I’ll be brief. One of the nuns staggering in the intense heat was young, the other old. When they had almost reached the Galata Tower the young nun said to her companion, a man has been following us all the way up the hill. The older nun said there could only be one reason why a man would follow them in a deserted street in the dark: rape. They ascended the hill with their hearts in their mouths. Not a soul was in sight. The sudden heat wave had made everyone rush to Galata Bridge and bask on the shores of the Golden Horn, and now that it was late at night the streets were deserted. The young nun said, the man is getting closer, he’ll have caught up with us before we get to the top. Then let’s run, said the older nun. Their long skirts and cumbersome habits notwithstanding, they sprinted past sign painters, music sellers, and bookshops. All the shops were closed. Looking behind her, the young nun said, the man is running too. They were already out of breath, sweat streaming down their backs. The older nun said, let’s separate before he catches up with us, that way at least one of us will get away. Each of them ran into a different street, with no idea of what would befall them. As the young nun dashed to and fro through the streets she thought she had better stop looking behind her. Remembering the Bible story, she fixed her gaze on the narrow streets to avoid sharing the fate of those who stopped for one last glimpse of the city from the distance. She ran in the darkness, constantly changing direction. Those who had said today was cursed were right. The mediums who took the heat wave in the middle of winter to be a portent of disaster had spoken on television, the neighborhood idiots had spent the entire day beating tins. Realizing after a while that she could only hear the echo of her own footsteps, the young nun slowed down at a corner. As she leaned against a wall in an unfamiliar street, it dawned on her that she was lost. The streets were deserted. Accompanied by a dog gamboling under her feet, she crept along very slowly, following the line of the walls. It’s actually a long story but I’ll be brief. When the young nun eventually reached the Church of Saint Anthony of Padua she found out that the other nun had not returned. She lost no time in relating her misfortunes, throwing the church into an uproar. Just as a search party was about to go out to look for the older nun, the gate opened and in she rushed, out of breath, her hair disheveled. She sank onto a stool, took several deep breaths, and drank two cups of water. Unable to contain her curiosity, the young nun demanded to know what had happened. The older nun said, I ran from one street to another, but I couldn’t shake the man off. Eventually I realized there was no escape. The young nun asked, so what did you do? I stopped at a corner, when I stopped the man stopped too. And then what happened? I lifted my skirt up. And then what? The man pulled his pants down. And then? I started running again. And then what happened? It’s obvious. A woman with her skirt up can run faster than a man with his pants down.”

Published January 12, 2018
Excerpted from Istanbul Istanbul, OR books, New York 2016

© 2016 OR books

Il cancello di ferro from Istanbul Istanbul

Written in Turkish by Burhan Sönmez


Translated into Italian by Anna Valerio

1° giorno: Demirtay lo Studente racconta

“In realtà è una storia lunga, ma sarò breve. Non si era mai vista una nevicata cosí a Istanbul. Quando, nel cuore della notte, due suore lasciarono l’Ospedale Saint George di Karaköy dirigendosi verso la Chiesa di Sant’Antonio per riferire la cattiva notizia, sotto le grondaie era pieno di uccelli morti. Nel mese di aprile, il gelo aveva flagellato i fiori dell’albero di Giuda e il vento, tagliente come una lama, sferzava i cani randagi. Dottore, tu hai mai visto la neve ad aprile? In realtà è una storia lunga, ma sarò breve. Delle due suore che camminavano a fatica nella bufera di neve, una era giovane, l’altra anziana. Erano quasi arrivate alla Torre di Galata, quando la giovane disse all’altra che dall’inizio della salita un uomo le stava seguendo. La suora anziana rispose che poteva esserci un unico motivo per cui un uomo le seguiva nella tempesta e al buio”.

Non appena sentii da lontano il rumore del cancello di ferro, interruppi il racconto e guardai il Dottore.

La nostra cella era fredda. Mentre raccontavo la storia al Dottore, Kamo il Barbiere era rannicchiato sul nudo cemento. Non avevamo una coperta e ci riscaldavamo raggomitolandoci stretti l’uno all’altro come cuccioli di cane. Da giorni il tempo si era come fermato e non riuscivamo a distinguere il giorno dalla notte. Conoscevamo il dolore; ogni giorno rivivevamo l’orrore che ci riempiva il cuore quando venivamo portati alla tortura. In quel breve spazio di tempo, quando ci preparavamo alla sofferenza, l’uomo e l’animale, il pazzo e il saggio, l’angelo e Satana erano la stessa cosa. Il rumore del cancello di ferro risuonò nel corridoio e Kamo il Barbiere si mise a sedere. “Vengono a prendermi,” disse.

Mi alzai, andai davanti alla porta della cella e guardai fuori dalla piccola grata posta all’altezza degli occhi. Mentre tentavo di vedere chi arrivava dal cancello di ferro, la luce della lampada in corridoio mi illuminò il volto. Non si vedeva nessuno, probabilmente aspettavano all’entrata. La luce abbagliante mi fece strizzare gli occhi. Diedi uno sguardo alla cella di fronte e mi chiesi se la giovane ragazza che oggi era stata buttata lí dentro come un animale ferito fosse ancora viva oppure no.

Quando i rumori in corridoio si affievolirono, tornai a sedermi e misi i piedi sopra a quelli del Dottore e di Kamo il Barbiere. Per riscaldarci tenevamo i piedi nudi vicini e respiravamo l’uno sul volto dell’altro. Anche saper aspettare era un’arte, prestavamo attenzione ai vaghi tintinnii metallici che provenivano dall’altra parte del muro senza sentire il bisogno di parlare.

Il Dottore era stato messo in cella due settimane prima di me e quando il giorno dopo, insanguinato, ero stato buttato al suo fianco, lui non solo mi aveva pulito le ferite, ma mi aveva coperto con la sua giacca. Ogni giorno venivamo prelevati con gli occhi bendati da una squadra diversa di carcerieri e riportati indietro ore dopo in uno stato di semincoscienza. Kamo il Barbiere aspettava invece da tre giorni. Da quando era stato portato dentro, non l’avevano né interrogato né chiamato.

All’inizio, la cella di un metro per due ci era sembrata piccola, ma poi ci eravamo abituati. Il pavimento e i muri erano di cemento, la porta grigia di ferro e l’interno vuoto. Eravamo seduti per terra e quando le gambe perdevano sensibilità ci alzavamo e camminavamo in circolo. A volte, quando sollevavamo la testa al suono di un urlo lontano, osservavamo le nostre facce alla debole luce che filtrava dal corridoio. Trascorrevamo il tempo dormendo o parlando. Faceva incredibilmente freddo e dimagrivamo ogni giorno di piú.

Sentimmo di nuovo stridere il cancello di ferro. I carcerieri stavano tornando indietro senza aver preso nessuno dalle celle. Per essere sicuri, rimanemmo in attesa ad ascoltare i rumori che venivano da fuori. Dopo che il cancello di ferro si richiuse, tutti i suoni cessarono e il corridoio ripiombò nel silenzio. Kamo il Barbiere respirò profondamente e disse: “Non mi hanno preso quei figli di cagna! Se ne sono andati senza prendere nessuno”. Alzando la testa guardò il soffitto buio, poi si rannicchiò e si stese per terra.

Il Dottore mi chiese di continuare la mia storia.

Mentre riprendevo il racconto dicendo: “Le due suore sotto la neve…”, Kamo il Barbiere si voltò, mi afferrò il braccio e disse: “Ragazzo, perché non cambi storia e non racconti qualcosa di decente? Sennò lascia perdere. Qua dentro si ghiaccia, ci stiamo congelando sul cemento e come se non bastasse tu ci racconti anche storie di neve e tempeste”.

Kamo ci considerava amici o nemici? Forse era arrabbiato e ci guardava con disprezzo perché gli avevamo detto che da tre giorni parlava nel sonno? Se un giorno lo avessero portato via con gli occhi bendati e poi con la carne a brandelli lo avessero appeso a una croce, magari avrebbe imparato a fidarsi di noi, ma per ora doveva accontentarsi delle nostre parole e dei nostri corpi martoriati. Il Dottore lo afferrò gentilmente per la spalla e disse: “Dormi bene Kamo,” e cosí dicendo lo fece rimettere disteso.

“A Istanbul non si erano mai visti giorni cosí caldi,” cominciai di nuovo a raccontare. “In realtà è una storia lunga, ma sarò breve. Quando, nel cuore della notte, due suore lasciarono l’Ospedale Saint George di Karaköy dirigendosi verso la Chiesa di Sant’Antonio per riferire la buona notizia, gli uccellini cinguettavano gai in fila sulle grondaie. I fiori degli alberi di Giuda stavano quasi per sbocciare nel cuore dell’inverno e i cani randagi stavano per sciogliersi ed evaporare a causa del caldo. Dottore, tu hai mai visto il cuore dell’inverno che si riscalda come il deserto? Delle due suore che camminavano a fatica in quel caldo, una era giovane, l’altra anziana. Mentre salivano verso la Torre di Galata, la suora giovane disse all’altra che dall’inizio della salita un uomo le stava seguendo. La suora anziana rispose che lo scopo di un uomo che le seguiva in una strada isolata e al buio poteva essere uno solo: lo stupro. Proseguirono col cuore in gola. Intorno non c’era nessuno; in quei giorni di caldo improvviso la gente si era riversata sul Ponte di Galata, era scesa sulla riva del Corno d’Oro e ora, nel cuore della notte, le strade erano vuote. La suora giovane disse che l’uomo si stava avvicinando e che le avrebbe raggiunte prima che fossero arrivate in cima. ‘Se è cosí, corriamo,’ disse l’anziana. Con le loro gonne lunghe e le vesti pesanti passarono davanti ai venditori di targhe, dischi e libri. Tutti i negozi erano chiusi. La suora giovane si voltò indietro e vide che anche l’uomo stava correndo. Erano già senza fiato e col sudore che gli colava lungo la schiena. La suora anziana suggerí di dividersi prima che l’uomo le raggiungesse, in modo che almeno una delle due potesse salvarsi. E cosí, senza sapere cosa le aspettava, presero due strade diverse. La giovane svoltò di corsa verso destra e pensò che fosse meglio non guardare indietro. Ricordandosi di una storia raccontata nelle Sacre Scritture, tenne lo sguardo fisso sulle strade strette per evitare di condividere il destino di coloro che, girandosi, avevano guardato da lontano la città per l’ultima volta. Continuò a correre nel buio cambiando continuamente direzione. Avevano ragione quelli che dicevano che era un giorno maledetto. I medium avevano annunciato alla televisione che un simile caldo, esagerato in mezzo all’inverno, era il segnale di una tragedia e i matti del quartiere avevano sbattuto coperchi tutto il giorno. Quando la giovane suora si accorse di non sentire altro rumore oltre a quello dei suoi passi, rallentò vicino a un angolo. Con le spalle al muro, in una strada che non conosceva, si guardò intorno e capí che si era persa. Non si vedeva anima viva. Accompagnata da un cane che le gironzolava vicino ai piedi, camminò piano piano lungo il muro. In realtà è una storia lunga, ma sarò breve. Quando la giovane suora finalmente arrivò alla Chiesa di Sant’Antonio, venne a sapere che l’altra non era arrivata. Raccontò velocemente quello che le era successo e subito ci fu un grande scompiglio. Stavano per uscire e andare alla ricerca della suora anziana quando il portone si aprí e lei, con i capelli arruffati, entrò nella stanza. Si lasciò cadere su uno sgabello, riprese fiato e bevve due bicchieri d’acqua. La suora giovane, non riuscendo piú a contenere la sua curiosità, le chiese di raccontare tutto. L’anziana disse che, pur avendo cambiato diverse strade, non era riuscita a sfuggire all’uomo e aveva capito che presto l’avrebbe raggiunta. ‘Cosa hai fatto allora?’ chiese la giovane. ‘Mi sono fermata in un angolo e a quel punto anche l’uomo si è fermato’. ‘E poi?’ ‘Ho tirato su la gonna’. ‘E poi?’ ‘Lui ha tirato giú i pantaloni’. ‘E quindi?’ ‘Ho ricominciato a correre’. ‘Poi cosa è successo?’ ‘È ovvio, una donna con la gonna tirata su corre piú veloce di un uomo con i pantaloni calati’”.

Published January 12, 2018
Excerpted from Istanbul Istanbul, Nottetempo, Milano 2016

© Nottetempo 2016


Other
Languages
Turkish
English
Italian
English
Turkish
Italian

Below the ancient streets of Istanbul, four prisoners—Demirtay the student, the doctor, Kamo the barber, and Uncle Küheylan—sit, awaiting their turn at the hands of their wardens. When they are not subject to unimaginable violence, the condemned tell one another stories about the city, shaded with love and humor, to pass the time. Quiet laughter is the prisoners’ balm, delivered through parables and riddles. Gradually, the underground narrative turns into a narrative of the above-ground. Initially centered around people, the book comes to focus on the city itself. And we discover there is as much suffering and hope in the Istanbul above ground as there is in the cells underground.

Pus dağıldıkça çoğalan renkleriyle, surları, kuleleri, kubbeleriyle İstanbul… Kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo’nun dükkânı, Şerafet Bey’in saati, Küheylan Dayı’nın tabancası… Yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, titreyip kıvranarak hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla… İstanbul’daki zamanı, geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yeraltındaki ve yer üstündeki zaman diye ayırarak, anlatıyorlar.

Una cella, quattro uomini, dieci giorni, una moltitudine di storie: un dottore, un barbiere, uno studente e un vecchio rivoluzionario sono incarcerati in una stanza angusta e gelata nei sotterranei di Istanbul. Fra gli interrogatori, le torture, il tempo sospeso e l’immobilità forzata cui sono inchiodati, scoprono l’incanto e il potere della parola come unica via di fuga possibile. I protagonisti di questo libro, come nel Decamerone, trascorrono il tempo della loro segregazione raccontandosi storie ed è cosí che, in una narrazione corale, svelano il filo che li lega e il motivo per cui si trovano imprigionati.


Your
Tools
Close Language
Close Language
Add Bookmark